HÜSNÜ HAT EĞİTİMİ

Diğer güzel sanatlarda olduğu gibi hat sanatında da güzel eserlerin meydana gelmesinde yaratıcı güç, gayret ve zekânın yanında tekniğin de önemli bir yeri vardır. Yazıda kullanılan aletlerin, malzemenin mükemmelliği sanatkârın başarısına tesir eder. "Kem âlet ile tahsîl-i kemâlât olmaz" denir. Yazı sanatında kullanılan kamış kalemin ıslahı, mürekkebin ve kâğıdın istenilen vasıfta hazırlanması uzun tecrübe ve bilgi mahsulüdür.

YAZI ALET VE MALZEMELERİ

Kalem

Yazı vasıtalarının başında gelen kalemin şerefi, Allah ve Hz. Muhammed tarafından yüceltilmiştir. İnsan için söz gibi yazının da faydası büyüktür. Yazı öğretimini kendi nefsine bağlayan Allah Teâlâ, "Kalem ile yazıyı öğreten, o vasıta ile ilmi belleten de O’dur" buyurmuş, yazının ve ilmin insanoğluna verilmiş sayısız nimetlerinin başında geldiği, ayrıca yazıya vasıta olan kalemin de şerefinin pek yüce olduğu beyan edilmiştir. Çünkü ilâhî kalemle şuur ve zekâlara tesbit edilen mânalar beşerî kalem vasıtasıyla ortaya çıkar, kaydolur.

Kalem, hikmetinin büyüklüğü sebebiyle bir sûreye ad olmuş, ilk âyetlerinde üzerine yemin edilerek insanlar bu konuda uyarılmıştır. "Hokka, kalem ve ehl-i kalemin (müdrik insanlar) satıra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için" mealindeki bu âyetlerde, Allah’ın ilk halkedip, yazmasını emrettiği ve onun da kıyamete kadar olacak şeylerin kitâbetiyle cereyan

edeceği ilâhî kalem ile beşerî kaleme işaret edilmiştir.1 Hangi nevi kalem olursa olsun kalem, ilme ve sanata vasıta olması bakımından övülmüştür.

Kalem çeşitleri

Hüsn-i hatta, ekseriya kamış kalem, cava kalemi, menevişli kalem, kargı kalem ve tahta kalem kullanılır.

Kamış kalem

Yontulmuş kamış, yazının en tabii aletidir. Romalıların kalamus, Rumlar’ın kalamos, müslümanların kalem dedikleri kamışın (Farsça, "hâme, kilk") çok eski zamanlardan beri yazı malzemesi olarak kullanıldığı bilinmektedir. Kamıştan başka, milâttan sonra V. yüzyılda kaz ve kartal gibi hayvanların tüyleri de yazı aleti olarak kullanılmaya başlanmıştır. En yaygın yazı aleti madenî uçlu kalemlerin milâttan sonra XVIII. yüzyılın ortalarına doğru Fransa’da icat edilmiş olduğu ileri sürülürse de demir kalemin çok eski zamanlarda patrikhâne ve manastırlarda kullanıldığı zannedilmektedir.

Avrupalılar, Osmanlı yazıları için de demir kalem imal etmişler ve 1830 senesinden sonra Osmanlı ülkesinde, günlük hayatta kullanımı yaygın hale gelmiştir. Fakat hattatlar madenî uçlarda istedikleri kıvraklık ve esnekliği elde edemedikleri için madenî uçlara fazla itibar etmemişler, terbiye edilmiş kamış kalemi yazının2 hareket ve cereyanına daha uygun ve tabii bulmuşlardır. Hüsn-i hatta kullanılan kamış, ekseriya İran Hazar denizi kenarı ve Irak Dicle nehri kenarın-

1 Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VII, 5252-5267; VIII, 5952; Sahîh-i Tirmizî, Kahire 1934, VIII, 320; Taşköprizâde, Mevzûâtul-ulûm, I, 119; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 7.

2 Necib Asım, Kitâb, s.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-1HdcSNdc HAT E1e30T30M30-2

da kurulmuş Vâsıt şehrinden getirilirdi. Tabii rengi sarı olan kamışlar sıcaklığını muhafaza etmekte olan gübre içine yatırılır, birtakım kimyevî değişimlerden sonra koyu kahverengini alır, sertleşirdi. Kalem ancak bu ıslah ve terbiye ameliyesinden sonra kullanılırdı. Bu ıslah sıcak ülkelerde güneş altında yapılırdı.

Vasıfları

Kamış kalem ne çok ince, ne de çok kalın olmalı, rengi parlak ve siyaha yakın, düzgün ve yuvarlak, boğum araları bir karış olmalıdır. Bu evsafı haiz bir kalem, mermer taş veya cam üzerine atıldığı zaman tiz bir ses çıkarır. Yazma bir eserde kamış kalemin vasıfları şöyle anlatılmaktadır: "Evvelâ, hüsn-i hat yazanlara kalemin âlâsın ve mürekkebin rânâsın ve kâğıdın zîbâsın görmek gerektir. Kalemin âlâsın oldur ki kızılı pek ola ve aklığı pek az ola ve damarları doğru ola, zira damarları doğru olmazsa, kalemi şak itdikte eğri şak olur doğru şak olmaz. Eğri şak olan kalemden hüsn-i hat gelmez ve kalemin kalınlığı evsat ola ve uzunluğu on parmak ola!"3

Cava kalemi

Cava’da yetişen bir cins ağacın yaprak diplerinden çıkan sert, ince ve siyah renkli uzantılarıdır. Çok sert olması, uzun süre yazmakla bozulmaması sebebiyle, bilhassa mushaf ve kitap yazmakta hattatlar tarafından tercih edilmiştir. XIX. yüzyılın birinci yarısından itibaren İstanbul hattatlarının Cava kalemini kullandıkları tahmin edilmektedir. Yalnız ince olduğu için bir kamış kalemin içine yerleştirilerek veya tutulacak kısmına bir bez parçası sarılarak kullanılır.

Menevişli kalem (Hindî kalem)

Hindistan’da yetişen içi dar, uzun boğumlu ve menevişli, gayet sert bir kamıştır. Hattatlar buna sertliğinden dolayı pek rağbet etmemişlerdir.

Kargı kalem

Kargıdan yapılan bu cins kalem, celî yazıları yazmak için kullanılır.

Tahta kalem 

Adından da anlaşılacağı üzere tahtadan yapılan bu kalem daha iri yazıları yazmada kullanılır.

Tahta kalem. TİEM, nr. 3366.

a. Kamış, b. cava, c. kargı, d. hindî kalem.

3 Seyyid Halil Vehbî, Hat Risâlesi, vr. 1b.

4 Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 101.

Kalem açma ve kalem tutma usulü

Güzel yazı, yazanın kabiliyetine bağlı olmakla beraber yazı çeşitlerine göre kalem açma sırrı da bilinmelidir ki kalemden güzel hat çıkabilsin. Reîsülhattâtîn Kâmil Akdik, yazısına istediği tekâmülü verebilmek için uzun zaman katt-ı kalem (kalem maktaa vurma) usullerini araştırdığını, ancak kalem açma sırrını çözdükten sonra yazıda muvaffak olduğunu söylemiştir.5 Kalem yontma (naht) ve kesme (kat) melekeye muhtaç bir iştir. Yazı meşkine başlayanlar evvelâ kalem açma usulünü öğrenmelidir. Bu mevzuda Hz. Ali şöyle buyurmuştur: "Kalemi iyileştirirsen, yazını da iyileştirirsin; kaleme bakmazsan, yazıyı yüzüstü bırakmış olursun, çünkü yazı kaleme tâbidir."6

Rehber-i Sibyân’ın arka yüzünde, kalem açmakla ilgili şu bilgi verilmektedir: "Kalem ince tarafından evvelâ sol avucun içine yatırılarak, başparmak bükümü miktarınca aşağı ucuna doğru ince tarafından badem biçiminde kesilir. Sonra ortasından bir miktar yarık (şak) yapılır. Kalemin iki yanlarından istenilen kalınlık derecesine göre kesilir. Kalem maktam yuvasına konur; sol elin başparmağı ile kalemi ve diğer parmaklarla altından maktaı tutarak ucu aşağı doğru hafifce traş edilir. Eğer sülüs ve nesih kalemi ise eğrice, rik’a, divanî kalemi ise biraz düzce kat edilir. Kalemi sağ elin baş ve şehâdet parmaklarıyla tutarak orta parmağı onlara yardım ettirmelidir. Fakat kalem hakkının lâyıkı ile icra olunması için kalemin kesilmiş olan tarafını satırın üzerine çevirerek hareket ettirmelidir."7 Kalem açılışı itibariyle çakşırlı ve çakşırsız olur.8

Kalem ağzını çok kısa ve uzun açmamalı; kısa açılırsa eli kirletir, uzun açılırsa da kalemin sevk ve idaresi güçleşir. Ayrıca kalem üzerindeki parlak kısım mürekkep almayacağından tebeşirli çuhayı bu kısma sürmelidir. Menâkıb-ı Hünerverân’da, "şakk-ı kalem" hakkında şu malûmat verilmektedir: "Şakk-ı kalemin kâtipten cânibe olan şakkına ünsî ve hat yazısından olan yana vahşî ıtlak ederler. Nesih, sülüs ve rik’ada vahşî taraf ünsî canibinin zı’fı miktarı ola. Kalem-i dîvânî yani hatt-ı çepte ve kırmada ve deştîde ünsîsi vahşîsinin zı’fı miktarı ola nesta’likte ünsîsi vahşîsi beraber ola!"9

Kaleme hürmet

Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin ve daha pek çok ilmin tesbitine nice sanat eserlerinin de yaratılmasına vesile olan kaleme müslümanlar saygı ve hürmet göstermişlerdir, îlim ve sanat yolunda ömür tüketmiş âlimler ve sanatkârlar, açtıkları kalem yongalarını hiç zayi etmeden biriktirmişler, âhir ömürlerinde yakınlarına, "Cenaze suyumu bu kalem yongaları ile ısıtınız" diye vasiyet etmişlerdir.

Kalem yongaları bu anlayış içinde asırlardır ya yakılmış ya da toprağa gömülmüştür. Öyle ki halk dahî kâğıt ve kaleme saygısızlığın fakirliğe ve benzeri çeşitli belâlara sebep olacağına, böyle hürmetsizlik eden bir kimseye Allah’ın bütün hikmet ve feyiz kapılarını kapatacağına inanmışlardır.

Bu inanışın en güzel misalini Hz. Ali’nin sözlerinde buluruz. Halifeliği esnasında savaşla sonuçlanan anlaşmazlıkların içinde mustarip iken, Allah’a şöyle niyaz eder: "Yâ rab! Koyun sürüsü arasından geçmedim (yani müslümanlar arasında fitneye sebep olmadım, birliği dağıtmadım), kalem yongası üzerine oturmadım (yani ilim ve hikmet ehline saygısızlık etmedim), iç donumu ayakta giymedim (yani sadece insanlar arasında değil, tenhada dahî haya elbisemi çıkartmadım), bu kaygı bana nereden geldi?"10 Bu sözüyle Hz. Ali fitneyi, ilme saygısızlık ve ahlâksızlığı bir milletin ölümünü hazırlayan sebepler olarak zikretmiştir

Kalemtıraş

Kalemtıraş kıymetli ustaların elinde her biri bir sanat eseri olarak yapılmış, uzunca saplı, nisbeten küçük ve kısa ağızlı, kamış kalem açmaya mahsus bıçaktır.

Kalemtıraşların kesici kısmına tığ, fildişi, kemik, abanoz, yeşim, sedef, mercan, akik, ödağacı, ünnâb, pelesenk gibi maddelerden yapılan kısmına sap denir. Altından yapılanlar veya altın kakmalı olanlar da vardır. Sapla tığı birbirine bağlayan çelik, gümüş, altından yapılan kısma da parazvâne denir. Her sanatkâr kendi eseri olan kalemtıraşa, tığın parazvâneye yakın kısmına pirinç, altın veya gümüşten kendi adı bulunan

5 Melek Celâl, Reîsul-Hattâtın Kâmil Akdik, s. 13.

6 Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 103. 7 Rehber-i Sıbyân, İstanbul 1297, s.

8 Süleymaniye Ktp., A. Süheyl Ünver, Dosya, nr. 84/A., sıra nr. 346, demirbaş nr. 117.

9 Alî Mustafa, Menâkıb, s. 10.

10 Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 103.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-3

 

5. YAZI ALET VE MALZEMELERİ, HÜSN-I HAT EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ: MEŞK

damga koyardı. Bazı meşhur kalemtıraşçılar bu kısmı altından yapardı. Üstat Galatalı Recâi, parazvâne ile sap arasına altın varak yapıştırılmış bağa ilâve ederdi.

Osmanlılar’da kalemtıraşçılık güzel sanatlardan sayılırdı. Kalemtıraşçıların en meşhuru XII. (XVIII.) yüzyılda yaşamış Baba, Galatalı Recâi ile Eyüplü Recâi idi. Fennî ve Yümnî, Recâiler’den sonra adlan hürmetle yâdedilen üstatlardır. Sıdkî, Ruhî, Zeki Şeref ve Muhyî, XIX yüzyılın başlarında Sâfî, Kemâlî, Sıdkî ve Bursalı Hüsnü gibi üstatlar bu sanatın son temsilcileridir.11

Bunlardan başka demir üzerine altın kakmalı, sapların içinde saklı "yavru" denilen kalemtıraş da vardır. "Gülzâr-ı Savâb"da kalemtıraşla alâkalı şu bilgiler verilmektedir: "Ve dahî malûm ola ki, kâtibin kalemtıraşı müteaddit olması lâzımdır. Bari hiç olmazsa iki gerektir. Birini tırâşe-i kalem (kalem açmak) için istimal edeler. Birini dahî ancak kat’-ı kalem için hıfzederler. Zira kalemtıraş ki gayet tîz (keskin) olmaya, katı dahî tîz ve saf olmaz."

Kalemtıraş nevileri

"Kalemtıraşların birçok nevi vardır. Bunlardan ucu dönük olarak yapılanlara kâtibi kalemtıraş, söğüt yaprağı biçiminde olanlara kan’, tashih için, ufak boyda ve yine küçük söğüt yaprağı biçiminde olanlara tashih kalemtıraşı derler. Bundan başka, burunları mukavves olmayıp müselles şekilde büyük yazıları düzeltmek için yapılmış tashih kalemtıraşları da vardır."12

Makta’

Kataa kökünden ism-i âlet olan mikta’, "kesecek alet, üzerinde kamış kalemin ucu kesilen kemikten yassıca alet" anlamına gelir. Türkçe’de ikinci mâna ile kullanılması galattır. Doğrusu katta’dan mikatta’dır. Dilimize galat, ayrıca yanlış olarak yerleşmiş de olsa burada meşhur olduğu için makta’ kelimesi kullanıldı. Makta’ fildişi, bağâ, kemik, sedef ve abanozdan yapılmış; üzerinde kalem kat’ edilen yazı aletidir, kalemin yastığıdır. "Gümüş ve altından yapı-

lan makta’lar da vardır. Yalnız ucuna doğru küçük bir kemik parçası konur. Makta’, ekseriya 10 cm. uzunluğunda, 2-3 cm. kadar enindedir. Sırrî, Fahrî, Cevrî, Resmî, Rızâ, Reşid ve Fikrî adlı sanatkârların yaptıkları makta’lar meşhurdu."13 Baş tarafına bir Mevlevî sikkesi işlenmiş olan Mevlevî dedelerinin eseri oymalı, murassa’ makta’lar Topkapı Sarayı ve diğer müzelerde teşhir edilmektedir.

Kâğıttan Önce yazı malzemesi

Mezopotamya, Anadolu ve Mısır medeniyetlerinden günümüze ulaşan en eski yazılar taş, kil tabletler, tahta ve bez üzerine, Roma kanunları bal mumu ile cilâlanmış meşe tahtası üzerine yazılmıştır. Mısır, Roma ve Yunanlılarda ağaç levhaların yan yana getirilmesiyle codex denilen kitaplar meydana getirilmiştir. Uzakdoğu’da bambu denilen kamış levhacıklarının da yazı malzemesi olarak kullanıldığı bilinmektedir. Demir kalem ile oyarak yazmak için taş, tunç, mermer ve kurşun kullanılmış, bunların üzerine ya hak veya resim yoluyla yazılmıştır. Tesviye edilmiş kemik ve ağaç yaprakları da kâğıttan önce yazı malzemesi olarak kullanılmıştır.

Papirüs, bilinen en eski yazı malzemelerindendir. Mısır’ın Nil nehri bataklıklarında yetişen papirüs, 2-4 m. boyunda, 5-6 cm. eninde bir cins kamıştır. Eski Mısırlılarda özünden yiyecek, saplarından çeşidi ev eşyaları ve sandal yapılan papirüs bitkisinin asıl önemi kendisinden kâğıda benzer bir yazı malzemesinin yapılmasıdır. Bitki sapları, 5-6 cm. eninde, 20-30 cm. boyunda ince tabakalar halinde kesilerek, usulüne uygun yan yana ve uc uca, kendisinden çıkan zamklı madde ile yapıştırılarak yaprak haline getirilir. Fildişinden bir mühre ile mührelenip, zamanla bozulmaması için, üzerine sedir yağı sürüldükten sonra yazı yazmaya hazır hale getirilirdi. Milâttan sonra II. yüzyıla kadar Akdeniz havzasında yazı malzemesi olarak kullanılmış, daha sonra yerini yavaş yavaş parşömene bırakmıştır.

11 Pakalın Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II, 146-147; Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, s. 117-118; Necib Âsım, Kitâb, s. 90-94.

12 Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 102-103 (Kilisli Rifat Bey’in dipnotu).

13 Pakalın, Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II, s. 534; Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, s. 162.

YAZI ALET VE MALZEMELERİ

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-4

A Maktalar. Ekrem Hakkı Ayverdi koleksiyonu.

Parşömen

Avrupa’da kâğıt imalinin yayılmasına kadar kullanılmış yazı malzemesidir. Keçi, oğlak, dana ve başka cins hayvan derisinin hususi bir şekilde terbiye edilmesiyle elde edilir.

Deri, yazı malzemesi olarak çok eski samanlarda biliniyorsa da yaygın değildi. Milâttan önce II. yüzyılda Bergama Kralı II. Eumenes zamanında Mısırlı-

lar’ın papirüs ihracını yasaklamaları üzerine Bergama’da parşömen imali arttırılmış ve geliştirilmiştir. Bergama’dan (pergamon) dolayı pergamina denilen bu derinin adı sonradan parşömen oldu. Bütün Ortaçağ milletleri arasında yayıldı.

Parşömenin beyaz, sarı ve kırmızı üç çeşidi vardı. Nadiren iki yüzüne yazılır, parçalar birbirine yapıştırılarak tûmar haline getirilirdi.

Kâğıt (Kırtâs)

Hamur haline getirilmiş pamuk, keten, ipek, pirinç samanı gibi bitkilerden çeşitli kimyevî maddelerin de ilâvesiyle yapılan ince ve kuru yaprak, yazı yazma, temizlik ve anbalaj gibi pek çok işte kullanılan en önemli tüketim maddesidir.

Kültür ve uygarlıkların ilerlemesinde büyük rol oynayan kâğıdın, ihtilâflı olmakla beraber milâtta sonra 105 tarihinde Çin’de Ts’ay Lun tarafından icat edildiği ileri sürülmektedir. Hükümdarın saray muhafız alayı mensuplarından Ts’ay Lun, kâğıt hamuru olarak bitki kabuklarını, bilhassa böğürtlen liflerini, pamuklu elbise paçarvalanın hurda balıkçı ağlarını kullandığı bilinmektedir.

Türkistan’a önceleri ithal malı olarak giren kâğıt, Talas Savaşı’ndan sonra 134′te (751) ilk defa Çin’den başka Semerkant’ta da kâğıt imal edilmeye başlanmış, Semerkant dünya kâğıt merkezi haline gelmiştir. Kısa zamanda Semerkant kâğıtları dünya piyasalarına hâkim olmuş, IX. yüzyıldan itibaren de papirüs ve parşömenin yerini almıştır,

Türkler, medenî dünyanın kurulması ve gelişmesinde büyük payı bulunan kâğıdın, dünya milletleri arasında yayılmasına hizmet etmişler, böylece tarihî ve önemli bir rol oynamışlardır.

Semerkant’tan sonra Bağdat, Şam ve Mısır’da kâğıt imalâthaneleri kurulmuş, daha sonra kâğıt, müslümanlar vasıtasıyla Avrupa’da yayılmıştır. XII. yüzyılda ispanya kâğıt sanayiini, XIII. yüzyılda İtalya kâğıt sanayii, bunu da diğer Batı ülkeleri takip etmiştir.15

Doğu kaynaklı kağıtlar

Eskiden Doğu kaynaklı kâğıtlar daha çok Semerkant ve Hindistan’ın Devletâbâd şehrinde imal edilirdi. Ağaç liflerinden yapılan kâğıtlara haşebî, ipekten yapılan kâğıtlara da harîrî denirdi ki yapıldıkları yere göre harîrîi Hindi, harîrî-i Semerkandî diye isimlendirilirlerdi.

Şark’ta imal edilen kâğıtların cinsleri hakkında, Menâkıb-ı Hünerverân’da şu bilgiler verilmektedir: "Kâğıt cinsinde dahî zinhar Haşebîye ve Dımaşkîye

(Şam kâğıdı) itibar etmeyeler. Kâğıdın Semerkandî’sinden (Buhara kâğıdı) aşağı tenezzül etmeyeler. Kâğıdın en aşağısı Dımaşkîdir ki kaderi mâlûmdur, İkincisi Devletâbâdî’dir ki herkesçe mefhumdur (hattatların en çok rağbet ettikleri en makbul kâğıttır), üçüncü Hatâî’dir; dördüncüsü Âdilşâhi’dir (XVII. yüzyılın başlangıcında kullanıldığı anlaşılan bu kâğıt, son zamanlarda mevcut değildir), beşincisi harîrî-i Semerkandî’dir (İpek Buhara kâğıdı), altıncısı Sultan Semerkandî’dir, yedincisi Hindî’dir, sekizincisi Nizâm-ı Şâhî’dir, dokuzuncusu Kasım Begî’dir, onuncusu harîrî-i Hindî’dir (Hint ipek kâğıdı), on birincisi gûn-ı Tebrîzî’dir ki şeker renktir, işlemesi Tebrizlîler’e mahsustur, on ikincisi muhayyerdir ki ol dahî şeker renktir."16

Batı kaynaklı kâğıtlar

XV. yüzyıldan itibaren Avrupa kâğıtlarının Osmanlı Devleti’nde kullanıldığı ve bunların çoğunun İtalya, Orta Avrupa ve Venedik menşeli olduğu, İstanbul arşivlerinde kâğıtların filigranları üzerinde yapılan inceleme neticesi anlaşılmıştır.17

İtalya’nın Ligurya şehrinde imal edilen kâğıtlara üzerine soğuk damgayla vurulan Fratelli Palazzuoli Ligurya kelimesi zamanla tahrife uğradığı için Alikurna kâğıdı denilmiş, böylece şöhret bulmuştur. Şapka ve hilâl filigranları ile tanınır.

Alikurna kâğıdının iki boyu vardır; Birine battal, diğerine evsat denilirdi. Battalların kıtası büyüktü, evsat olanlar eser-i cedîd kâğıdı cesametinde idi. Bu kâğıdın çifte olanlarına, çifte alikurna denirdi. Renkli olanlarına da alikurna boyalısı ismi verilirdi. Kâğıtlar âhar sürülmeden evvel ya kına, yahut koyuca çay suyu ile boyanır, kuruduktan sonra âharlanırdı.19

Anadolu’da Amasya ve Bursa’da XVI. yüzyıldan itibaren de Yalova, Kâğıthane, Beykoz, İzmit, Hamidiye kâğıt fabrikalarında kâğıt imal edildiğini biliyoruz. Gerek ithal gerek yerli kâğıtların kullanılabilmesi, kalemgîr olması, yazı yazılırken kalemin kâğıda takılmaması, kolaylıkla yürümesi için evvelâ istenilen renge boyanır, sonra pürüzleri gidermek maksadıyla ahar ve mühre yapılır.

14 Tekin, Eski Türkler’de Yazı, Kâğıt, Kitap ve Kâğıt Damgaları, s. 25.

15 Necib Asım, Kitâb, s. 74-81; Habîb Zeyyât, "Suhufü’l-kitâbeti ve sanâati’l-varak fi’l-lslâm", el-Meşrik, 1954; Kâğıtçı, Kâğıtçılık Tarihçesi, s.; Sabih Alaçam, İnkılâp Türkiyesinde Kâğıtçılık, İstanbul 1940, s.; Süheyl Ünver, "XV’inci Asırda Kullandığımız Filigran Kâğıtlar", V. Türk Tarih Kongresi; Tekin, Eski Türkler’de Yazı, Kâğıt, Kitap ve Kâğıt Damgaları, s. 25.

16 Âlî Mustafa, Menâkıb, s. 11. 17 Ersoy, a.g.e., s. 19-20. 18 Ersoy, a.g.e., s. 21 19 Pakalın, Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 52.

 

Kâğıdın boyanması

Hat, tezhip ve minyatür gibi kitap sanatlarında kullanılan kâğıtlar, istenirse evvelâ nebatî boyalarla al, yeşil, mavi, siyah, pembe renklere boyanır. Boyama işi şöyle yapılır: Renk elde edilmek istenen bitki toplanır, derin ve genişçe bir kaba konularak bir miktar şapla suda kaynatılır. Bir müddet sonra bitkinin rengini alan su başka bir kaba boşaltılır. Kâğıtlar renkli suya bir bir batırılarak banyo usulü ile boyanır; ayrı ayrı kurumaya bırakılır. Bazı yazma eserlerde kâğıtların orta kısmıyla kenar kısımları ayrı renkte boyanır; bu tarz boyamaya akkâse denir.

An’anevî usulde kâğıt boyamada kullanılan nebatlardan bazıları şunlardır: Badem yaprağı: İlkbaharda toplanan bu yapraklar, 3-10 gram şap ile bir miktar su içinde kaynatılarak altın sarısı, güzel bir renk elde edilir. Nohut: Bu bitkinin unu suda kaynatılır ve adını kendisinden alan "nohudî" renk elde edilir. Kına: Bir miktar su içine konarak kaynatılır, hünnâb rengi olur. Soğan: Dış kabukları şapla kaynatılarak kırmızımtrak, gayet güzel bir renk elde edilir. Ceviz ve yaş nar: Kabukları su içinde kaynatılarak, kahve rengi elde edilir. Menekşe yaprağı ve mürver çiçeği tohumu birlikte dövülür ve güzelce sıkılıp suyu şapla kaynatılir, menekşe rengi elde edilir. Kurt kulağı: Safran ve şap su içinde kaynatılarak yeşil renk elde edilir.

Ayrıca cehri boyası su ile kaynatılarak, sarı renk elde edilir. Bugün kâğıt sanayinin de selüloz hamuruna ölçülü miktarda boya maddeleri ve pigmentler katılarak arzu edilen renk ve tonları elde edilmektedir.20

Kâğıdın âharlanması

Türkçe "ak, düzgün bir şekilde perdahlama perdah kolası" veya Farsça "kuvvetli yiyecek, kahvaltı, parlatılmış çelik", Arapça sakl aynı kökten saykal "âhar ve cila yapan kimse ve mühre" anlamlarına gelir. Hat, tezhip ve minyatür sanatlarında bir terim olarak kullanılan âhar, kâğıtların pürüzlü satıhlarını düzgün ve kolay yazılabilir hale getirmek, dokusunu kuvvetlendirmek maksadıyla kâğıtların üzerine sürülen koruyucu bir tabakadır. Böyle terbiye edilmiş kâğıtlar üzerinde kalem ve fırça çok rahat hareket eder, mürekkep kâğıdın dokusuna nüfuz etmediği için hatalı desen ve yazılar hiç iz bırakmadan ıslak süngerle veya yalamakla silinebilir. Osmanlı resmî kayıtlarında silinti ve kazıntıya meydan verilmemesi için sadece âharsız mührelenmiş kâğıtlar kullanılmıştır.

Çeşitli âhar usulleri arasında yumurta ve nişasta aharı daha yaygındır. Nişasta ve yumurta aharından başka marangozların cilâ işinde kullandıkları gomalak, ispirto içinde eritilerek kâğıda sürülür. Kâğıda ekseriya yumurta veya nişasta âharı tatbik edilmiştir.

Yumurta âharı

Taze ördek veya tavuk yumurtasının akları bir kâseye alınır. Yumruk cesametinde bir şap parçasıyla yumurta akı kesilinceye kadar çalkalanır. Birkaç saat bekledikten sonra tülbentten süzülür. Sünger veya tülbent sarılmış bir parça pamukla kâğıda sürülerek gölgede kurutulur.

Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey’in bizzat tarif ettiği âhar usulü şöyledir: "Şekersiz olarak muhallebi tarzında pişirilmiş nişasta gayet ince süngerle kâğıdın her iki yüzüne sürülür. Sonra kâğıt ipte kurutulur. Bundan sonra yumurta akı az miktarda şapla çalkalanarak köpürtülür. Bu suretle köpürtülen yumurta akı, bir müddet haliyle bırakılır. Köpükler tamamen sönüp zeytinyağı şeklini alınca, nişasta sürülmüş ve kurutulmuş kâğıt üzerine ince süngerle bu yumurta akından sürülüp, yine kurutulmaya bırakılır. Kâğıt lâyıkıyla kurutulduktan sonra evvelâ saplı mühre ile, sonra billur mühre ile parlatılır,"22

20 Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Boya, Mürekkeb, Âhar, Ebru Mecmuası, Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Tarih, nr. 809; Yazır, Kalem Güzeli, II, 192; Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 107.

21 Nefeszâde, a.g.e., s. 75.

22 Pakalın, Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 27-28.

Nişasta âharı

Bu tarz âharın yapımında buğday nişastası kullanılır, önce soğuk suda ezilen nişastaya sonra bir miktar jelatinle kaynar su ilâve edilir. İyice piştikten sonra süzülür ve kâğıt üzerine sürülür. Nişasta âharı üzerine bir kat da yumurta âharı çekilirse daha güzel olur.

Âhar, yazının ve kâğıdın cinsine göre yapılır. Mushaf yazmak için hazırlanan kâğıtların her iki tarafına da ince bir âhar çekilir. Çok tashih ve emek isteyen celî yazıların kâğıtlarının yalnız bir tarafı birkaç kat kuvvetlice âharlanır, Üzerine bir defa âhar sürülmüş kâğıda tek âharlı iki defa veya daha fazla âhar sürülmüş kâğıda da çift âharlı (çiftâlî) kâğıt adı verilir. Hususiyle nesta’lik kıtalar için hazırlanan kâğıtların âharlanmasına daha da ihtimam gösterilmelidir. Bu sebeple kâğıdın âharlanması hat sanatında ayrı bir hüner ve ustalık ister. Geçen yüzyılda kâğıtların sol alt köşelerinde basılı soğuk damgalarından tanıdığımız Kadri, Seyyid Ahmed, Hasan, Remzi, Memduh meşhur kâğıt âharcılarındandır.

Kâğıtların mührelenmesi

Kâğıda âharı iyice tesbit etmek, yüzündeki pürüzleri gidermek ve ileride çatlamasını önlemek için cam veya çakmaktan yapılmış mühre ile kâğıtlar mührelenir. Aharlanmış mührelenecek kâğıtlar, ıhlamur ağacından yapılmış yekpâre, ortası çukurca mühre tahtası, pesterek üzerine konur. Mührenin hareketini kolaylaştırmak için kuru sabun sürülmüş bir çuha, kâğıt üzerinde gezdirilir. Daha sonra çakmak veya cam mühre muhtelif yönlerde kâğıt üzerinde gezdirilir. Böylece mührelenen kâğıtlar üst üste sıralanır. Üstüne de bir ağırlık konarak kullanılmak üzere en az bir yıl bekletilir.

Yapıldığı maddeye göre mühre nevileri şunlardır : Böcek mühre: Deniz böceği kabuğundan yapılır. Billûr Mühre: Kaz yumurtası şeklinde camdan yapılan mühredir. Çakmak mühre: Çakmak taşından yapılan mühredir. Çakmak taşı, saplı bir tahtanın ortasına yerleştirilmiştir. Zer mühre: Sert akikten yapılan bu mühre, yaldız ve altın parlatmada kullanılır.

Kâğıt makası

Kâğıt, kumaş gibi ince şeyleri kesmeye mahsus ortadan bir vida ile bağlı iki bıçaktan meydana gelen kesme aletidir. Kâğıt makası, mum makası, terzi makası, oya makası gibi çeşitleri ve farklı şekilleri vardır. Bunlar içinde kâğıt makasları hat sanatına verilen önem sebebiyle özenle yapılır, sanat değeri taşırdı. Bir yazı takımında kalemtıraş, makta’ yanında mutlaka kâğıt makası da bulunurdu. Büyük tabakalar halinde imal edilen kâğıtları istenilen kıtada düzgün kesebilmek için kâğıt makas kullanılırdı. Ustaları Türk olan makaslar İstanbul ve Sivas gibi merkezlerde yapılırdı. Nâdiren Bosna ve Prizren’de de güzel ve zarif işlenen makaslara tesadüf edilirdi. Kâğıt makaslar çelikten, zarif ve uzun gövdeli, içi oluklu, ağızları bir birine uyumlu olurdu. Ekseriya gövde ve sapları altın kakma, mine kaplamalı yapılırdı. Sapları yaylı, açılır kapanır, içine giripte yuvarlak bir şiş gibi olanları da vardı. Saplarında iki parmağın geçip tutması için halkalı kısımları, Allah’ı hatırlatmak için sülüs hatla "ya fettâh" veya çifte "Ali" şeklinde yazı ile yapılır, bazan makası yapan sanatkârın adı oymak suretiyle yazılırdı.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-5

A Çakmak mühre

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-6

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-7

A Mıstar. TSMK, GY, nr. 18.

Mıstar

Kâğıda satır çizmeye mahsus bir alettir. Üzerinde sıra sıra muntazam ibrişim gerili bir mukavvadan ibarettir ki, yazılacak yazıya göre kâğıtlar, parmak yardımıyla üzerine bastırılarak, kabartma çizgiler meydana getirilir. Böylece sayfalar arasındaki satır nizam ve ahengi sağlanmış olur.

Mürekkep ve mürekkep çeşitleri

Mürekkep (midâd, hıbr), yazı yazmaya mahsus siyah sıvı boyadır. Renkli sıvı boyalara da mürekkep denir, yalnız kırmızı mürekkep, sarı mürekkep, yeşil mürekkep gibi ifade ettiği renkle beraber kullanılır. Mürekkebin icat edildiği tarih kesin olarak tesbit

edilmemişse de milâttan önce 2500 yıllarından itibaren yazı malzemesi olarak bilindiği tahmin edilmektedir. Eski medeniyetlerde kullanılan ilk mürekkebin kömür tozu ve tutkalın birleşimi ile yapıldığı zannedilmektedir. Zaman içinde tecrübeyle mürekkep terkibindeki eczâ zenginleşmiş ve gelişmiştir.

Hat sanatında kullanılan mürekkebin pek çok formülü, Gülzâr-ı Savâb gibi hat risâlelerinde kaydedilerek günümüze kadar ulaşmıştır. En sade bir şekilde ana maddesi is, zamk-ı arabî ve saf su olan bu terkiplere mürekkebe farklı hususiyetler kazandırdığı için çeşitli maddeler ilâve edilmiştir. İs, bezir yağı, çıra, gazyağı, zeytinyağı ve bal mumu gibi maddelerin yakılmasıyla elde edilir. Eski mürekkep yapımında kullanılmak üzere is imal eden, bu işi meslek edinmiş kimseler ve ishâneler bulunurdu. Süleymaniye Camii’ndeki is odası, bu gaye ile yapılmıştır. Mimar Sinan, yaptığı planla camide yanan kandillerin islerinin hava cereyanı vasıtasiyle bu is odasında toplanmasını sağlamıştır.

Gülzâr-ı Savâb’da, isin (dûde) elde edilişi şöyle anlatılır: "Beziryağı toprak çanağa konulur, çanak rüzgâr almayan bir yere toprak seviyesine kadar gömülür. Serçe parmağı kalınlığında bir fitil içine konularak yakılır. Çanağın üzerine başka bir çanak kapatılır. Fitilin yanmasından üst çanakta hâsıl olan is, kuş veya tavuk kanadıyla alınarak bir kâğıda nakledilir. Çanak tekrar kapatılır, sonra tekrar açılarak biriken is alınır. Bu suretle elde edilen is, sünger kâğıdı gibi mesamatı çok bir kâğıda alınarak üç kere sarıldıktan sonra hamurun içine konulur ve fırında pişirilir. Bu suretle sertliği giderilen ve yağı alman is, zamk-ı arabî ile dövülür."23

Yukarıda da belirtildiği gibi is mürekkebi, is, zamk-ı arabî ve saf suyun usulüne uygun olarak hallolmasıyla elde edilir. En iyi mürekkep ise beziryağı isinden yapılır. Buna bezir isi mürekkebi adı verilir. Hattatlar an’anevî usulde yapılan mürekkebi kalemin ucundan yavaş yavaş akması, kaleme tâbi olması, âharlı kâğıt üzerinde kolaylıkla silinip kazınmaya, yalanmaya müsait olması, solmaması sebebiyle Batı sanayii mürekkeplerine daima tercih edilmiştir.

Bir yazma eserde is mürekkebinin yapılışı hakkında şu izahat verilir: "6,5 dirhem (bir dirhem 3,2 gramdır) dûde (bezir isi), 26 dirhem zamk-ı arabî, 13 dirhem mazı, 6,5 dirhem şap. Evvelâ mazıyı kayna-

Nefeszâde, Gülzâr-ı Savâb, s. 94.

tıp sonra şapı yakıp, mazının suyuna katılır; sonra zamk-ı, arabî bu su ile ıslatıp ba’dehû dudeyi yavaş yavaş alıştırıp, dövülerek süzülür."

Daha basit bir usulde is mürekkebi şöyle yapılır: Önce zamk-ı arabî soğuk suda eritilir.Boza kıvamına gelince süzülür. Sonra mermer havan içinde ölçü ise

dört ölçü zamk-ı arabî konur. İs, zamk-ı arabî içinde iyice halloluncaya kadar yavaş yavaş tokmakla dövülür. Mürekkebin tam kıvamında olması için eskiler

"Seksen bin tokmak vurmak gerekir" demişlerdir.

Böylece yapılan mürekkep çuha veya keçeden yapılmış

mibzeleden süzülür, on misli sulandırırak kullanılır.

Hat sanatında, is mürekkebinden başka la’li mürekkep,

sarı mürekkep ve zer mürekkebi de yapılmakta

ve kullanılmaktadır.

La’lî mürekkep

La’lî mürekkebin (kırmızı mürekkep) esası kırmız böceği denilen ufak bir böcekten çıkarılan boyadır. Kırmızı mürekkep imalinde çeşitli formüller vardır. Eyüplü diye tanınan bir ustanın la’l mürekkebi formülü şöyledir: 5 dirhem lotur (şekercilerin kullandıkları bir nevi boya) 0,5 dirhem şap, 5 dirhem çöğen. İşbu terkibe altı fincan su koyup, güzelce kaynatıp, tülbentten süzüp, suyunu alıp, sonra 6 dirhem kırmızı iyice döğüp işbu suyun içine atıp, kaynatıp indire. Tabak içine koyup, bir bezden süzüle. Tabağın dibinde kalanı alıp bir kâğıda koyalar. Evvelki tabaktan rûhla’l alınır, gayetle güzel la’l olur. İkinciden kaymak tabir olunur. Bu da güzel. Üçüncü la’l

24 Boya, Mürekkeb, Âhar, Ebrû Mecmuası, Millet Ktp., Ali Emiri Efendi, Tarih, nr. 809

A Hokka takımı. Ekrem Hakkı Ayverdi koleksiyonu.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-8

aşağıdır. Kurutulup kullana. Ehlinden mesmû’ olundu. Bunun gibi pek çok la’lî mürekkep formülleri varsa da bugün artık imal edecek erbabı kalmamış, yapılışındaki sırları ile mâziye gömülmüştür.

Sarı mürekkep

Siyah zemin üzerinde celî kalıp yazıların yazılmasında kullanılır. Bu mürekkebin hazırlanması şöyledir: Sarı zırnık (zırnık-ı asfar) veya altınbaş zırnığı (zırnık-) ahmer) destesenkle mermer üzerinde iyice ezilir. Buna arap zamkı da ilâve edildikten sonra iyice karıştırılarak sarı mürekkep elde edilir.

Zer mürekkep

Altın varakların, zamk-ı arabî ve jelatinle iyice edilmesiyle elde edilir. Bu mürekkep fırça ile kalemin ağzına konularak yazılır ya da daha evvel çizilmiş yazılar fırça ile doldurulur. Zer mühre ile de parlatılır. Altınla yazılmış böyle celî yazılara zerendûd adı verilir.

Mürekkeplik (hokka)

Sözlükte "küçük kutu" anlamına gelen ve içine mürekkep, boya, macun ve yağ gibi malzeme konan küçük yuvarlak kaba hokka denir. En yaygın kullanılışı küçük ve yuvarlak mürekkep hokkasıdır. Mürekkep hokkası yerine devât, mihbere (mahbera, mahbura), furza kelimeleri de kullanılır. Türkçe’de devâttan bozulmuş olan divit kelimesi, hokkası ve kalemliği birlikte olan bir yazı aleti için kullanılır. Kare biçiminde köşeli madenî hokkalara mecma’ denir. Farsça’da hokka yerine devât, âme, hâlistan, hâliste (Dihhudâ, Lugatnâme, XII, B, 817) kelimeleri de kullanılır. Devâta, karnında taşıdığı mürekkeple eserler yazılması, ilmin yayılmasına vesile olmasından kinaye lütuf ve ihsanların anası mânasına ümmü’l-atâya denir. Bazı müfessirler Kalem sûresinin başındaki çanaktı yazılan nûn harfinin mürekkep hokkası devât mânasına geldiğine işaretle, Allah’ın hokka ve kalem üzerine yemin ederek hokkanın önemine dikkat çektiğini ifade etmişlerdir (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 5258).26

Divit veya devât ise kalem koymak için boru şeklinde uzun sapı ve ucunda mürekkebe mahsus bir de hokkası bulunan eski usulde yazı aletidir. Bakır, pirinç ve gümüş gibi madenlerden yapılır. Bu sanatın geçmiş büyük ustaları arasında Kanbur Ahmed, Mehmed Usta, Rûmî, Fennî, Abdüllâtif Recâi en meşhurları olarak zikredilir (N. Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, s. 78).

Kullananın zenginlik derecesine ve mevkiine göre cam, porselen, abanoz, kukadan; altın ve gümüşten yapılanları olduğu gibi, üzeri kıymetli taşlarla süslenmiş sanat değeri olan hokka takımları, ayrıca Çin gülâbdânların boğazı kırılarak ağızları ve dipleri altın veya gümüşle tezyin edilmiş hokkalar da vardır.

Bir hokka takımında, siyah ve kırmızı (surh) mürekkep hokkası, rîkdan (rîk veya rıh, kum, kurutmak maksadıyla yazıya dökülen ince kum), bir de kalem konacak yer bulunur.

Hokkanın içine mürekkep koymadan evvel kabartılmış, didilmiş lika (ham ipek) yerleştirilir. Böylece kalemin ağzı sert kısımlara çarpmaktan korunmuş ve arzu edildiği kadar mürekkep alınması sağlanmış olur.

Yazı altlığı (zîr-i meşk)

Hattatlar, yazı çalışmalarını sol ayak üzerine oturup sağ ayaklarını dikerek dizleri üzerinde ve altlık kullanarak yapmışlardır. Böylece hem gözün kâğıtla olan münasebeti en iyi şekilde ayarlanmış, hem de harflerin yazılış vaziyetlerine göre kâğıdın bükülmesi ve değiştirilmesi kolaylığı sağlanmış olur.

Hattat için lüzumlu olan bu alet, 4-5 mm. kalınlıkta, nesta’lik için ayrı, sülüs-nesih kıtaları için ayrı ebatlarda müzehhip ve mücellitler tarafından hazırlanırdı.

İnce bir zevk mahsulü olan bu altlıklar, yapıştırılmadan bir araya getirilmiş pek çok kâğıdın alt ve üstüne traş edilmiş meşin veya ebrû kaplamak suretiyle yapılır. Bunlar arasında ortası çiçekli veya manzaralı pek sanatkârane olanları vardır.

25 Uğur Derman, "Eski Mürekkebciliğimiz", İslâm Düşüncesi, sy. 2, İstanbul 1967, s. 104.

26 Müstakimzâde, Tuhfe, İstanbul 1928, s. 603; Yazır, Kalem Güzeli, II, 177-180; Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 845, 846; M. Uğur Derman, "Eski Mürekkepçiliğimiz", İslâm Düşüncesi, 2/1967, s. 106-107; Muîz b. Bâdîd, Umdetü‘l-küttâb ve ‘uddetü zevi’l-elbâb, Meşhed 1409, s. 31; Sûlî, Edebül-küttâb, s. 92-98; Kütükoglu, Osmanlı Belgelerinin Dili (diplomatik), s. 47; Arseven, "Hokka", Sanat Ansiklopedisi, II, 756-757.

HÜSN-I HAT EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ: MEŞK

Hocanın güzel yazmayı öğretmek için talebeye verdiği örnek yazı, meşketmek, öğrenmek için yapılan çalışma, el alıştırması, meşk vermek ders vermek, meşk almak ders almak mânalarına gelir.

Hat sanatı eğitim ve öğretimi, yüzyılların tecrübesine dayanan köklü bir metotla geleneksel usul ve kaidelere bağlı kalınarak usta-çırak ilişkisi içinde yürütülmüştür. Osmanlı öncesi meşk sistemi ve uygulamaları hakkında yeterli bilgilerin bulunmamasına rağmen günümüze ulaşan, en eski İbn Mukle’nin yazdığı Risâle fi’l-hatt ve’l-kalem adlı eserinde yazı çeşidine göre kalem kalınlıkları, harflerin hendesesi (hendesetü’l-hurûf) oranlan, kaideleri, isimleri tesbit edilmiş, örnekler verilmiş, hat sanatkârları bu sisteme bağlı kalarak hat eğitim ve öğretimini sürdürmüşlerdir. Daha sonra Ibnü’l-Bevvâb bu ekolü geliştirmiş, Râiyye Kasidesi adlı eserinde harflerin fizikî estetiğini, nisbetlerini, inceliklerini açıklayarak kendi yazı üslûbunu ortaya koymuş, hattatlara rehber olmuştur. Üstatlar, aklâm-ı sittenin estetik oranlarım belirleyerek yeni bir çığır açan Yâküt el-Müsta’sımî’yi Şeyh Hamdullah’a kadar örnek aldılar. Bu usul üzerine harflerin oran ve biçimlerinden bahseden "risâle-i kavâid-i hat", "mîzânü’l-hat" adı altında Arapça, Türkçe ve Farsça pek çok eser kaleme alınmıştır. Kalkaşendî’nin Subhu’l-a’şâ adlı eserinin III. cildinde bu konulara geniş yer ayrılmıştır. Abdurrahman Yûsuf b. Sâyi’ın Tuhfetü üli’l-elbâb fî sanâati’l-hatt ve’l-kitâb adlı eseri de hat kaidelerini konu alan ve üstatlara rehber olmuş bir risâledir.

Osmanlı döneminde hat sanatı, sarayın da destek ve himayesiyle büyük ilgi görmüş, İstanbul’un fethinden günümüze kadar hat eğitim ve öğretimi resmî kurum ve vakıflarla yaygınlaştırılmış, yazı zevk ve geleneği disiplinli uygulamalarla en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Başta Topkapı Sarayı Enderun Mektebi, Galata Sarayı, Muzika-i Hümâyun gibi müesseselerde hâce-i Enderûn-ı Hümâyun, kâtib-i sarây-ı sultânî, gibi unvanları alan devrin en seçkin üstatları kabiliyetli gençlere hat meşkederek, hat sanatının gelişmesinde ve ekol sahibi hattatların yetişmesinde büyük rol oynamışlardır. Osmanlı sultan ve şehzadeleri de saray geleneğine uyarak disiplinli bir sanat eğitimi alır, ilgi duydukları şiir, mûsiki ve hat gibi sanat dallarında iyi bir mevki tutarlardı. Hâfız Osman gibi pek çok ünlü hattat şehzade ve sultanlara hat hocalığı yapmış, himaye ve destek görmüşlerdir.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-9HdcSNdc HAT E1e30T30M30-10

A Şevki Efendi’nin sülüs hurufât ve mürekkebât ile bunların arasında nesih mürekkebât meşk örnekleri. Ekrem Hakkı Ayverdi koleksiyonu.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-11

Hulusi Efendi’nin talebelik nesta’lik meşki altında hocası Sâmi Efendi’nin Çıkartma yaptığı, kaftan giydirdiği meşk örnekleri. Muhittin Serin’den.

HÜSN-I HAT EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ: MEŞK

Osmanlı sıbyan mekteplerinde çocuklara Kur’an ve ilmihal bilgilerinin öğretilmesi yanında güzel yazı da meşkedilirdi. I. Mahmud’un validesi tarafından Galata’da yaptırılmış olan mektep vakfiyesinde: "Fenn-i kitabette mahareti müsellem ve ta’lîm-i meşk-ı hatta alem bir kimesne hâce-i meşk olup…" I. Abdülhamid’in yaptırdığı mektep vakfiyesinde: "Bir hattat üstat, ta’lîm-i hatta sâhib-i i’tiyâd kimesne dahi mekteb-i şerife müdâvemet eden sübyana hâce-i meşk olup edâet ve sınâat-i hat ile edâ-yı hizmet eyleye!" şeklinde geçen vakıf hükümlerinden ilk öğretimde yazı meşkinin şart koşulduğu, mektep hocasının bu görevi yerine getirecek vasıfta olmaması halinde meşk için bir hocanın belirli günlerde mektebe gelerek çocuklara yazı meşketmesi hükme bağlanmıştır. Sıbyan mektebinde verilen yazı öğrenimi hattat yetiştirmek olmayıp, çocuklara güzel yazmayı öğretmek, sanat yeteneklerini geliştirmek maksadına yöneliktir.

1908′den sonra medreselerin programlarında sülüs, nesih, rik’a, nesta’lik yazılarının öğretilmesi zorunlu olarak yer almış, ayrıca Evkaf Nâzırı Hayri Efendi tarafından 23 Nisan 1331′de (6.5.1915) hattat yetiştirmek maksadıyla Medresetü’l-hattâtîn açılmıştır. Bu medresede her çeşit yazı dönemin meşhur hat üstatları tarafından talebelere meşkedilmiştir. Bu mektep 1921′de kapatılmış, 11 Ekim 1927 tarihinde Hattat Mektebi adıyla, tekrar açılmış 1929′da yine kapatılmış, dört ay sonra Şark Tezyini Sanatlar Mektebi adı altında Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlanmıştır. Hüsn-i hat eğitim ve öğretimi Tanzimat devrinde ibtidâî, rüşdî, idâdî mekteplerin programlarında da yer almıştır.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-12

Kâmil Akdik’in el melekesini geliştirmek için yaptığı sülüs karalama. Muhittin Serin’den.

Resmî eğitim kurumlarının dışında hat üstatları evlerinde veya zenginlerin konaklarında haftada bir veya iki gün genellikle ücretsiz yazı meşkederlerdi. Ancak resmî kurum veya vakıflarda yazı öğreten hattatlar günlük veya aylık ücret alırlardı. II. Bayezid’in meşk hocası saray hattatı Şeyh Hamdullah’ın 30, Kanunî Sultan Süleyman devri saray ehl-i hıref teşkilâtı kâtipler bölüğünde görev yapan Ahmed Karahisârî’nin 14 akçe yevmiye aldıkları saray arşivinde kayıtlıdır (TSMA, nr. D 9706/4).

Bazı külliyelerde "meşkhâne" veya "yazı odası" adıyla haftanın belli günlerinde hat meşkedilen bir hücre bulunurdu. Amasya II. Bayezid Külliyesi’nde dârütta’lîm adıyla hat meşkine mahsus bir odanın bulunduğu, Hattat Abdullah Zühdü, Filibeli Arif efendilerin Nuruosmaniye Medresesi, Sâmi Efendi’nin Kemankeş Mustafa Paşa Medresesi meşk odasında yıllarca hat meşkettikleri ve pek çok hattat yetiştirdikleri bilinmektedir. Divanî, celî divanî ve tuğra Dîvân-ı Hümâyun da öğretilirdi.

Osmanlı hat eğitim ve öğretiminde üstatların talebeye yazdıkları örnek yazılar ve tâlimler yanında hat üstatları büyük bir titizlikle hurufat ve mürekkebat meşk murakka’ları (örnek meşk yazı albümü) hazırlayarak tarihî ve tecrübî hat estetiğini korumuşlardır. Eğitim ve öğretim kurumlarının artması üzerine İstanbul ve taşra mektep ve medreselerinde ehil üstatlar bulunmakla beraber öğrencilerin kalabalık olması ve tek tek meşk yazmanın güçlüğü sebebiyle matbu meşk mecmuaları yaygınlaşmıştır. Mekteb-i Sultanî hat hocası Mehmed İzzet ve Dârüşşafaka hat hocası Hâfız Tahsin efendilerin hazırladığı sülüs, nesih, nesta’lik, divanî, celî divanî, rik’a yazılarını içine alan Meşk Mecmuası (İstanbul 1306/1889) ve Hutût-ı Osmâniyye (İstanbul 1309/1892), İzzet Efendi, Rehber-i Sıbyân, İsmail Zühdü, sülüs, nesih Meşk Mecmuası (İstanbul 1294/1877) en çok tutulan ve bilinenen meşk mecmualarıdır.

XV. yüzyıldan günümüze İstanbul hat sanatında İslâm âleminin merkezi olma özelliğini korumuş, Kahire, Bağdat ve Şam gibi ilim ve sanat merkezlerinde de Osmanlı üslûbu örnek alınarak meşk uygulamaları yapılmıştır.

1922′de Melik Fuâd’a mushaf yazmak üzere İstanbul’dan Kahire’ye davet edilen Hattat Aziz Efendi, mushafın kitâbetini tamamladıktan sonra yine melikin isteği üzerine Medresetü tahsîni’l-hutûti’l-Arabiyye adıyla hat ve tezhip eğitim ve öğretimi yapılan bir mektep kurmuş, on beş yıl burada hat hocalığı yaparak İslâm âlemine pek çok hattat yetiştirmiştir.

Diğer sanat dallarında olduğu gibi hat sanatı da üstatlarından öğrenilir. Pratik yollardan kendi kendini yetiştirmek uzun zaman alacağından zor, ve benimsenmeyen bir yol olarak kabul edilir. İnsan yaratılışında var olan sanat gücünün ve yeteneğinin kısa zamanda uyanması, disipline edilmesi, gelişmesi geleneksel usulde yetişmiş bir hat üstadının eğitimiyle olur. Hz. Ali’ye izâfe edilen şu söz bu görüşü kuvvetlendirir: "Güzel yazı, hocanın öğretişinde gizlidir, olgunlaşması çok yazmakla, devamı da İslâm dinî üzere bulunmakla olur." Hoca feyizli ve ehil, talebe yetenekli, istekli ve dikkatli olmalıdır.

Hat eğitim ve öğretiminde XV. yüzyıldan günümüze kadar yapılan uygulama ve metoda göre, hat öğrenmek isteyen yetenekli bir talebe müfredat ve mürekkebât meşk safhasından sonra yazı öğrenimini tamamlar. Talebenin öğreneceği yazı çeşidine göre eliften yâ harfine kadar teker teker harflerin, hendesesi, oranları ve şekilleri öğretildikten sonra bâ ile elif, bâ ile bâ, bâ ile cim… bâ ile yâ, sonra cim ile elif, cim ile bâ, cim ile cim … cim ile yâ, böylece şekil bakımdan birbirine benzeyen harflerden birer örnek yazmak suretiyle bitişen harflerin teker teker diğer harflerle bitişme şekil ve oranları gösterilir. Yazı öğreniminde bu safhaya müfredat meşki denir.

Yalnız sülüs nesih yazıya "Rabbi yessir ve lâ tüassir, rabbi temmim bi’l-hayr" duasıyla başlanır. Henüz harf bünyelerini meşketmemiş bir öğrencinin satır nizamında bir cümle yazması çok güçtür. Böylece daha bu ilk derste talebenin, yeteneği, sabrı, hevesi denenmiş, birçok defa yazdığı halde hocanın istediği seviyeyi elde edemeyen talebeler kendiliğinden elenmiş olur.

Hoca yazı örneğini talebenin önünde yazar ve satır altına çalışma mânasına gelen sa’y işaretini kor. Bu safhada üstatlar tarafından hazırlanmış meşk mecmualarından da istifade edilebilir.

Talebe bir hafta sonraki derse kadar hoca meşkini taklide çalışır, alıştırmalar yapar ve hocaya götürmek üzere bir meşk hazırlar. Hoca, talebenin yazısında gördüğü kusurlu, beğenmediği harfleri, talebe meşkinin altına harf nisbetlerini, kaidelerini, kalemin akışını tarif ederek yazar. Buna harf çıkartmak veya çıkartma denir. Harf şekillerini daha iyi açıklamak için kâse, tekne, küp, göz, baş, ağız, zülfe gibi misaller verilir. Bu teşbihler talebenin şekilleri zihnine daha çabuk almasına ve taklit etmesine yardımcı olur. Tale-

be hocanın bu tashihlerini dikkate alarak aynı meşki tekrar çalışır ve ertesi derse getirir. Eğer hoca harflerde bir bozukluk görürse tekrar meşk altına çıkartma yapar. Hoca talebenin meşkinde beğendiği satırın altını ve üstünü kalemiyle çizer buna kaftan giydirme denir, veya kendi yazısının altına koyduğu sa’y işaretini talebe yazısının altına atarak, "Aferin, benim kadar yazmışsın" anlamında takdirlerini belirtir. Hocanın bu hareketi talebeye şevk, gayret ve güven verir. Daha başarılı olmasına yardımcı olur. Böylece her meşk, hoca tarafından öğrenildiğine kanaat getirildikten sonra diğer yazı örneğine geçilir. Harfler ve iki harfin birbirine bitişmiş şekilleri meşkedildikten sonra hoca, sülüs, nesihte "Temmeti’l-hurûf bi-avnillahi meliki’r-raûf" (Allah’ın yardımıyla harfler tamamlandı) ibaresi, nesta’likte "Çün halâsı zî-müfredat âmed / vakt-i meşk-i mürekkebât âmed" (Müfredattan kurtulunca mürekkebât meşkinin vakti geldi) beytini ilk mürekkebât meşki olarak yazar. Mürekkebât meşki, yazı öğreniminde feyizli ve zevkli olduğu kadar da en güç olan safhadır. Çünkü her harf ve kelimenin cümle içinde ve satır nizamında aldığı ayrı bir şekil, satıra mahsus bir bünyesi vardır. Talebe yazı kompozisyon kurallarını ve tertibini bu safhada yapacağı çalışmalarla öğrenir.

Mürekkebât meşkinde ekseriya sülüs, nesihte "Kasîdetü’l-bür’e, Elif Kasidesi, Kasîdetü’l-bürde" nesta’likte Molla Câmî’nin "Besmele Kasidesi" veya Hâkânî Mehmed Bey’in Hilye-i Hâkânî’sinden seçme beyitler yazılır. Müfredat ve mürekkebât "meşklerini taklit ve tekrar ederek sanat melekesini geliştiren talebeye hoca, örneksiz metinler vererek yeni terkipler yaptırır.

Her hafta muntazam bir şekilde devam eden ve başarılı olan bir talebe üç veya dört yılda müfredat ve mürekkebât meşklerini bitirerek sanat gücünü ortaya koyar ve icâzet almaya hak kazanır.

İcâzet

İcâzet izin, ruhsat, müsaade, ilim veya sanat tahsilini tamamlayan talebelere imtihanla verilen şehâdetnâme, diploma mânalarına gelir. Hat sanatında bir üstattan yazının usul ve kaidelerini meşkederek mezun olma; hat sanatını, icra ve imza atma salâhiyetine hak kazanmaktır. Verilen izin vesikasına icâzetnâme denir.

Yazı tahsilini ikmal ederek icâzet alacak seviyeye erişen talebe, hocası tarafından seçilen, eski üstatlardan birinin kıtasını taklit eder. Bu sahada kazandığı hünerini gösterir. İcazetnâmenin bazan bir murakka’, hilye veya hattat şeceresini gösteren bir mecmua şeklinde hazırlanmış olanları da vardır, İtina ile hazırlanan taklit kıtanın (ketebe kıtası) altına hocası, kıta sülüs, nesih ise rika’ (hatt-ı icâze), nesta’lik ise incesi ile Arapça izin cümlesi yazar. Bu izin cümlesinde ekseriya kullanılan Arapça metnin Türkçe’si şöyledir: "Bu güzel kıtayı yazana (talebenin adı) yazılarının altına ketebesini koyması için icazet verdim. Allah ömrünü ve marifetini attırsın. Ben onun muallimiyim (hocanın adı), tarih." Tertip olunan icâzet merasiminde hazır bulunan diğer üstatlar da hocanın izin cümlesinin yanına tasdik cümlesi yazarlar. Böylece meşkettiği yazıda mücaz olan talebe hattat unvanını ve ketebe koyma salâhiyetini almış olur. İcâzetname alan hattat eserlerine ketebe koyma salâhiyetine sahiptir. Mücaz olmayan kendiliğinden imza koyamaz manen mesuldür. Böylece sanatın yüzyıllar boyunca ulaştığı nizam ve kaidelerinin ehil olmayan ellerde bozulması önlenmiş, sanatın değeri, sanatkârın şeref ve haysiyeti korunmuştur.

Hattat imzaları ekseriya ketebe kelimesiyle başlar bu sebeple imza atmaya ketebe koyma da denir. Ketebe kelimesi yerine yazının mahiyetine göre nemakahû, harrerehû, rakamehû, sevvedehû, meşşekahû, nesehahû, satarehû, kalledehû kelimeleri de kullanılmıştır. Hattat imzaları bu kelimelerden sonra tevazua delâlet eden "el-fakîr, el-müznib, el-hakîr" gibi kelimeler, hattatın ismi ve bir dua cümlesini ihtiva eden bir cümle ilâve edilir.

HdcSNdc HAT E1e30T30M30-13

İsmail Zühdü Efendi’nin Ali Haydar Bey’den aldığı nesta’lik icâzetnamesi. Ekrem Hakkı Ayverdi koleksiyonu.

About these ads

~ tarafından sosyolojik Mayıs 10, 2009.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: